insanların düşünmesine de engel olan bir eğitim ve medya var. İnsanların düşüncesi yasaklanmış vaziyette. Biz insanların düşünmesinin önünü açmak istiyoruz. Düşünmek, soru sormakla başlar.

Ahmet Altan

24 Şubat 2007 Cumartesi

Dinleyin ey Kuvvacılar, size diyeceklerim var!

Yemin ediyoruz, ant içiyoruz, Allah'ı şahit tutuyoruz. Ne de çok ve değişik şekilde yapıyoruz bu işi. Korkularından sırılsıklam, korkuluk gibi sıra sıra insancıklar, titriyorlar, önlerinde de bir mezarlık türküsü gibi bir yemin metni. Masanın üstünde bayrak ve silah ve dahi Kur'an.

Behey kardeşim, hepiniz erkeğe de benziyorsunuz üstelik, yani her Türk erkeğinin övüncü askerliğinizi de yaptınız herhalde, nereden çıktı bu yemin, ne iş? Kuvvacı başı da şimdilerde halaskârlığa soyunmuş emekli bir zabitan. Onca yıl askerlik yaptığına göre okula başladığında ona da yemin ettirmişlerdir zannımca. Hepsinin sakalları da olduğuna göre, yemin de etmişlerdir herhalde. Ama yok, ömrünün çoğu arkasında kalmış bir piri fani, yazıyor bir mezarlık türküsü, alıyor eline mikrofonu, hem de düğün salonunda çoluk çocuğun orta yerde dolaştığı bir ortamda yapıyor kahramanlığını, kurtarıyor vatanı. Yalnız kendisini tekrarlıyor cevapları, hani bunu mezarlığa yakın bir yerde dillendirseler, rahmetlilerden biri duyup, şöyle bir doğrulsa cevap niyetine, kaçacaklar.

Merak ettim, anlamını biliyorlar mıydı, masanın üstüne koyup el basarak söz verdikleri Kur'an'ın, bayrağın ve silahın? Gerçi bu memleketin maarifinin müfredatında yoktu öyle anlamlı değerlerin yeri. Peki kendi gayretleri ile öğrenemezler miydi, o mümkündü ama, olmamış ki, işte ortada sergiledikleri.

Yaşatmak varken öldürmek niye?

Kur'an'ı sadece üstüne el basılan bir kutsal olarak kullanan, içindeki hiçbir şeyi bilip anlayamayanlar; O buyuruyor ki, "Öldürmeyeceksin", O buyuruyor ki: "Üstünlük takva iledir." Ya bayrak? O da diyor ki: "Ben gökyüzünden aldım sembollerimi, ben cihanı gölgeme almak için varım, benim gölgemde herkese yer var." Sen, arkana fon, masana örtü yaparsan tabii ki kavrayamaz, tabii ki anlayamazsın onu. O silah için bir şey demeyeceğim onu da sen bul.

İsim olarak daha doğrusunu bile yazamadıkları "Kuvvayi Milliye"i seçmişler. Kuvvayi Milliye bu milletin önemli bir müştereği. Sen kalk onu tefrika için kullan. Kuvvacılık ile Atatürkçülüğün de bir araya gelemeyeceğini, daha doğrusu çok sıkı fıkı olamayacağını tahta tebeşir izah etsek, yine de anlayabileceklerini sanmam! Anadolu'nun istilasının başlarında çok yararlı hizmetleri olan, özellikle iç isyanların bastırılmasında kullanılan bu güçler, daha sonra muntazam bir ordu içinde yer alamadığından, epeyce gaile de açmıştır İstiklal Harbi'nin kumanda heyetinin başına. Size dayatmalara vararak okutulan, İstiklal Harbi'mizin Mütekaid Malül Gazisi'nin yazdığı "Çılgın Türkler"de anlatıldığı gibi de değildir durum. O destanı yazanlar çılgın değil, "imanlı ve izanlı Türk'lerdi."

Gelelim lakırdılarına; babadan doğma denmez "olma" denir, bunu öğren ilkin. Kendinden şüphen mi var ki ikide bir bunu söylüyorsun? Emin olan, yemin etmez, bunu bil. Türk olarak doğulduğunun ispatı çok zor; ama daha da zoru Türk olabilmektir. 'Nasıl Türk olur'u öğren o zaman; benim gölgemde, bütün bir cihana yer var diyen bir bayrağın anlamını kavrayabilmek ve onu, cihandaki her varlığın görebileceği kadar yüksekte tutabilmektir, Türk olmak. At sırtında taa Asya'nın ortasından kalkıp, geçtiği hiçbir yeri kırıp dökmeden, Allah'ın hiçbir emanetini incitmeden, davetlerle gelmesi arzulanan, geldiğinde hak ve hukuktan ayrılmayan, ayrı ve gayrının lafını etmeyi bırak, aklından bile geçirmeyen, yeminsiz emin olabilmektir Türk olmak. Kimseye "Sen Türk müsün?" diye sormayı ar ve haya edebilmektir Türk olmak. İnsanlığa muğber olan her şerir ve şakiyi kim olursa olsun -Türk de dahil- ortadan kaldırabilmektir Türk olmak. Mevlânâ, Yunus, Hacı Bektaş, Fatih ve Mustafa Kemal ile Akif ve daha bağışlamaları dileğiyle sayamadığımız niceleri olabilmek, en yücesi ve de ulaşılmazı da Mehmetçik olabilmektir Türk olmak. Bu açılardan okuduğumuzda yemininin ilk kelimesinin anlamını da kavrayamadığın açık.

Sonra nedir o ölme ve öldürmeler, yaşamak ve yaşatmak varken. Biz bu meselede de sizi biliyoruz. Sizlerin görevi illa ki kurtarmak, ne olursa ve önüne kim gelirse. Kurtarmak için, kurtarma işinde ölecekler lazım size. Siz onları arıyorsunuz. Bana uğrunda ölecekleri verin, size dünyayı kurtarayım. Bu ülkenin kurtaranlarından çok, kurtarıcıları oldu ve biz de onlardan bıktık artık. Bize kurtaranlar yeter.

Senin de görev yaptığın o sözde yüksek karargâhlar, karşılaşılan her meselede, işin alfabesinde, kavramlaştırılmasında çuvalladılar. Kardak krizinde "kararlı beklediler", her şeyin başına bir "sözde" yerleştirdiler, ülkeyi de karpuz zannettiklerinden olacak "bölücülüğü" uydurdular. Meseleleri böyle kavramlaştıranların çözüm üretmesi mümkün değildi, olmadı da zaten. Buraya sığmaz diyeceklerimiz. Sen getir ötesini, onca üyelerine anlat bakalım doğruları. Ama lütfen 13.500 kişilik hain listen gibi afakî olmasın, tembellik etme çalış biraz.

13.500 hain var öyle mi?

Bence o kadarcık hainden söz etmeye bile değmez. Sen ki, bizce de haklı olarak ululadığın öyle bir milletin evladısın. Yakışır mı sana/size sokağında yaşayan, mahalle ve köyüne sığınmış nihayetinde "garip" sayılabilecek kişilerle uğraşmaya? Topu topu 13.500 kişi. Eğer sen bu kadarını söz edilecek kadar düşman olarak bellediysen, sana Avustralya ordularına karşı savaş ilan eden "Molla Ahmet ile Kul Mehmet"in hikayesini oku derim. Öyle bir milletten, böyle illetlere, bizim de bahtımız bu. Yazıklar olsun, insanın düşmanı da düşman gibi, en azından dengi olmalı. İnsan düşmanları ile de övünebilmeli, hor gördüklerini düşman olarak bellememeli. Sen bunları bilmekten mazursun, taşımakla övündüğün ve özelliklerinden habersiz olduğun kimliğin bu, öğren.

Aziz milletimiz de size, sizin gibilere baka baka toptan embesil bilecek bizi. Dışarıda bir mantar tabancası patlasa, nerede korkularının esaretinden sürüye sayılmış bir mütekaid varsa çıkıyorlar ekranlara. İpe sapa gelen bir şey söyleseler bari. Hem de kullandıkları unvanlar, emekli bilmem nenin yanında bir de stratejist. Kardeşim size stratejiyi sürsek bulaşmaz. Millet sizi dinleye dinleye 'nasıl stratejist olunmaz' öğrendi vallahi. Hem böyle yeminleri ede ede kaybetmedik mi biz Rumeli'yi. Neredeyse bütün düşmanlarımızla işbirliği içinde, muhalif oldunuz Sultan Abdülhamid'e. Sonunda bugün düşman olarak dillendirdiklerinizle birlikte, hal ettiniz yüce hakanı. Bugünlerde yeni yeni anlıyorsunuz gibime geliyor değerini. O zamanki halaskârın kurtardığı dünya oldu. Kimden diyeceksiniz? Tabii ki Osmanlı'dan. Hain değildi hiçbiri o devirdekilerin. Ama çokça kullanmışlardı hainlik yakıştırmasını muhalifleri için. Sonunda kendi ettikleri, hıyanetten de beterdi.

Şimdi sizin yapmak istediklerinizle yoktu bir farkı onların yaptıklarının. Sonucun neden kötü olduğunu anlayamadan gittiler bu dünyadan. Çünkü onlar, yaptıklarını, ettiklerini kendi arzularıyla yaptıklarını zannediyorlardı. Esasında yaptıkları, kendilerini kullananların istedikleriydi. Sadece onlara yaptıklarının kendi istekleri arzularıymış hissi verilmişti. Onlar da öyle sandılar ve inandılar. Sonuç onları oynatanların istediği gibi oldu. Biz bir imparatorluktan olduk yalnızca. Şimdi de hedef, tam da sizin, sıkı tutalım kaçırmayalım diye avaz avaz söylediğiniz gibi, Anadolu. Ve siz bu defa ona inandırılıyorsunuz. Bizi biz yapan değerlerimizi iç tehdit diye belleterek, her gün yeni bir ayrışma mazeretini size söyleterek yapıyorlar. Burada kullanılan tam da siz oluyorsunuz muhteremler.

Yemin ederek kaybettiklerimiz...

Sizi Ermeni konferansında, tam da bu şekilde kullananlar şimdilerde demokrasi nutukları ile geçiştirip sizinle ilişkileri olmadığını söylüyorlar. O günlerde Ankara'dan kalkıp karadan, Kadıköy'e varınca açılıp denize, Üsküdar yalısı boyundan dönüp gelince Dolmabahçe önlerine, haçlıların amiral gemisi zannettikleri şehir içi hattı vapurunu ele geçirip, dillerinde Onuncu Yıl Marşı'yla, sarayın önünde bir tur attırdıktan sonra, Beşiktaş iskelesinde bekleşen prostatlı gençlerle mülaki olmak üzere azgın dalgaları yara yara seyreden Karaman lı Kara Rıza Paşa'nın emrü kumandasında mütekaid Kuvvacılar, Boğaziçi Üniversitesi'ne sefer eylediklerini de aniden unuttular.

Sen büyük ihtimal Irak tezkeresine de karşıydın, tıpkı malum derneğimiz gibi. Nedenini açıklayamadığınız bir karşıtlıktı o günkü. Bugünlerde Kerkük için ağıt düzüyorlar. Dün korkudan sattıklarını bugün sözde kahraman bir şekilde alacakları iddiası ile meydanlardalar. Kerkük'ün yanına Kıbrıs'ı da koyarak yeniden hainlikle damgalayacakları yeni hedefler arıyorlar. O gün parlamentoda tezkereyi ülkenin menfaatleri doğrultusunda değiştirerek veya uygulama aşamasında basiretli evlatlarının dirayetiyle, ülke menfaatlerinin gerçekleşmesi için planlar yaparak ve böylesine ince rafine düşüncelere öncülük edeceklerini de çok beklersiniz. Yemin ede ede kaybettiklerimizi şöyle bir hayallersek, çözebiliriz bu yeminleri kimlerin yaptırdığını da kolaylıkla. Onun için doğruları konuşup, yeminlere gerek kalmadan güvenelim ilkin kendimize, sonra da birbirimize. İlla ki biri bize bir yemin dayatırsa, şüphe ile bakalım ona, budur doğrusu da.

Girmeden bir millete tefrika, düşman giremez/Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez. Aziz Mehmet Akif Ersoy'un bu muhteşem satırlarıyla arz-ı veda ediyorum.

Emekli Albay
DURMUŞ TÜREMEN

Hiç yorum yok: