“Dünya Türk olmadan” bitmeyecek olan travma...
Şimdilerde, ilkokullarda Tarih dersinde “Orta Asya’dan Türk göçleri” nasıl anlatılıyor bilmiyorum. Bizim zamanımızda okutulan kitaplarda (ya da Tarih Atlası’nda), Orta Asya’nın ortasında, toz pembe renkte ve elips şeklinde Türk ülkesi temsil edilirdi. O pembe elipsin içinden bütün dünyaya yönelen göçler de kırmızı oklarla gösterilirdi. Biz o haritayı defterlerimize geçirirdik. Haritadaki o elips şeklinin üzerine kalemtraş jiletiyle pembe kuru boya kalemlerinin ucunu toz halinde yontar, sonra da pamukla o tozları yayarak elipsi renklendirirdik.
O harita çok hoşuma giderdi. Bir defa rengi pembeydi, şeker gibiydi yani... Bir de inanılmaz bir hayal kurma imkanı verirdi. Şu anda oturduğumuz topraklarla ilgisi olmayan, tahayyülümüzü kat kat aşan masal gibi bir ülkeydi orası...
Sonra okların da gücü çok yüksekti. O okların dünyanın her tarafına yayılması, bütün dünyanın bizimle bir ilgisi olduğunu gösteriyordu. Ama “suları çekilince çöle dönmüş topraklarını” terketmiş atalarımız bir burukluk bırakırdı içimde...
Sonra tabii ki, meşhur “Sevr haritası” vardı. O haritada farklı renklerle işgal kuvvetleri gösterilirdi; Yunanlılar mavi, İtalyanlar yeşil, Fransızlar kırmızı, Ruslar kahverengi... (İngilizleri hatırlamıyorum.) Bir tek Anadolu’nun ortası kalmıştı bize; orası pembe değildi, sarıydı. Kâbus gibi bir haritaydı...
Türkiye’nin sol tarihinde kuşkusuz efsanevi isimlerden biri olan Harun Karadeniz, Olaylı Yıllar ve Gençlik (May yay., İstanbul, 1979) adlı kitabında, “bizim haritalarımızla” ilgisini anlatıyor. 12 yaşından (yani yıl: 1954) kalma anılarında, ilkokulda tarih bilgisi olarak öğrendiğini şöyle aktarıyor: “...Asya’yı Anadolu’yu, Avrupa’nın bir kısmını fetheden biziz. İstediğimiz an imparatorluklar kıyar, kendimiz yeni imparatorluklar kurarız. Fakat her nasılsa son yıllarda bir gaflet anımızda biraz gerilemişiz.” Sonra şunları ekliyor Karadeniz: “Bir gün hiç unutmam elimde bir atlas var ve ben bir siyasi haritadan Türkiye ve komşularına bakıyorum. Türkiye bizim asalet ve kahramanlığımıza yakışmayacak kadar küçücük göründü gözüme. Rusya ise koskocaman bir kıta gibi duruyor gözümün önünde. İçerledim bu işe ve üniversiteli ağabeyimi çağırıp: ‘Biz istersek bu Rusya’yı yeneriz ve bu toprakları alırız’ diyerek sıkılmış yumruğumu havada şöyle bir salladım.” Harun, bu “potansiyele” olan inancına fazla yüz vermeyen ağabeyine öyle bir hınç duyar ki, “Gücüm yetseydi ağabeyimi bayıltıncaya dek dövecektim” diye yazar... (s.10-11)
Çok önceleri, Şevket Süreyya Aydemir de Suyu Arayan Adam kitabında, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş sürecini kapsayan anılarında “harita” meselesiyle çok yakın ve yoğun ilgisini aktarır. Edirne’deki Askeri Rüştiye’de öğrenci ve genç bir “Osmanlı vatanseveri” olarak adım attığı güzergahında, kısa bir zaman dilimi içinde, Aydemir’in önünden Osmanlı’nın heybetinin, Osmanlı’nın çöküşünün, Turan’ın ve Türkiye Cumhuriyeti’nin haritaları geçer.
“Sınıfların duvarlarına asılan haritalarda, bu büyük imparatorluğun toprakları, toz pembe bir renkle gösterilirdi. Bu topraklar bana dünya kadar geniş görünürdü. Ama onları gene de dar görüyordum.”
Afrika’dan Hint denizine, Anadolu’dan Rumeli’ye kadar uzanan toprakları gösteren bu haritaların karşısında, Aydemir ve arkadaşlarının içlerinden bir şeyler coşar, kabarır, gururlanırlar ve heyecanlarını gizleyemezlerdi: “Bizim topraklarımız! Bizim devletimiz!”
Sonra 1912 Balkan Savaşları’ndaki bozgun ve toprak kayıplarıyla birlikte, Osmanlı’nın dirilişi artık mümkün değildir. Osmanlı’nın sınırları Edirne’de okuduğu askeri okulun iki kilometre yakınına kadar gerilemiştir. Osmanlı entelijensiyasından birçoklarında olduğu gibi, gururu “düşkırıklığına” dönüşür. “Pantürkçü” akımlarla tanışır; vatan artık onun için “Turan”dır.
Aydemir’in önündeki harita değişir...
“Osmanlı Afrikası, Yemenler, Hintler, Bosna-Hersekler” artık tasavvurdan çıkmıştır. Yeni harita yeni düşler, yeni mitler eşliğinde, Asya’ya doğru uzanan yeni bir tasavvuru yansıtmaya başlar. Osmanlı’yı reddeden Aydemir ve arkadaşları, “Bir elimizi Balkan geçitlerinin, Tuna-Meriç havzalarının üzerine koyardık. Sonra diğer elimizi, Kırımı, Kafkasyayı, Başkirdistanı, Türkistanı sıralayarak, Altın dağa uzatır: -Buraları hep bizimdir!” diyerek hayallerini yeni gerçeklere uyarlarlar.
“Turan” ya da “Büyük Türk milleti” hayalleri kurduktan sonra, “dünyanın hazinesi Anadolu’yu”, “çağıldayan sular, öten bülbüller, altın başaklar”ıyla Anadolu’yu düşler. Kafkas cephesine giderken Anadolu’lu köylülerin, önce “Cahiliye” döneminde kaldıklarını, sonra da “Türklüklerinden nasiplerini” almamış olduklarını farkeder.
Harita bir kere daha değişir. Turan’dan önce Türkiye’yi kurmak gerekmektedir. Bu yeni mecburi hayalle birlikte, komünizmle, devletçilikle, kemalizmle tanışır.
Aydemir’i yorumlayan François Georgeon’a göre (“Suyu Arayan Adam’ı Yeniden Okurken”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, Cilt: 4, İletişim yay., 2002, ss. 23-36), “Harita, gerçeklerin simgesel temsili olmakla kalmaz, düşleri desteklemeye de yarar.” Aydemir ara vermeksizin düşlemiş ve sürekli düşkırıklığı yaşamıştır.
Aydemir’in “haritaları” yaşamı içinde değişti. Aydemir’in yaşadığı düşkırıklıklarını şimdi biz devraldık. O haritalar kafamızın, belleğimizin içinde bir yerlerde faaliyetlerine devam ediyorlar. Düşlerimizi desteklemeye ama aynı zamanda Aydemir’in düşkırıklıklarını da yeniden üretmeye devam ediyorlar.
Düşünsenize; geçmişle bağlarımızı kurarken, neredeyse yerleşik tek bir referans bile yok. Üzerine oturduğumuzu zannettiğimiz topraklar ve tarih alabildiğine oynak. Orta Asya’dan Anadolu’ya, Balkanlara, Viyana kapılarına; sonra geriye, sonra daha da geriye; Doğu’ya, Orta Asya’ya, sonra tekrar geriye; sonra Avrupa (AB) kapılarına, sonra geriye... Bir oraya, bir buraya... Bitmeyen yolculuklar, bitmeyen haritalar...
Evlere, binalara dikkat etsenize; hangisi sanki içinde yüzyıl yaşanacakmış gibi inşa edilmiş? Derme çatma betonlarımız, biz Türkler “göçebe bir millet” olduğumuz için mi?
Hiç değil... Çünkü bizim “milli tarihimiz” göçebe; “milliyetçiliğimiz” göçebe... Öyle bir tarih öğretisiyle içiçe yaşıyoruz ki, içinde rahat etmenin, huzura ermenin imkanı yok... Her an, tekrar bir yerlere doğru yola düzülecekmişiz gibi, buralar da aslında pek bizim değil gibi yaşamayı “öğreniyoruz”... Aslında bize dair başka yerler varmış gibi “öğretiliyoruz”... Zihnimizin içinde bir türlü bir yere oturamayan haritaların bilgisine maruz kalıyoruz
Ne biçim bir milliyetçilik bu? Ne acı; kurmaya çalıştığı toplumsal belleklerde sabit bir yeri bile yok...
Bütün öğrendiklerimiz içinde sürekli kazanılan (gurur duyduğumuz), sürekli kaybedilen (acı duyduğumuz) topraklar var... Başarısızlıklarıyla barışmaması bir kenara, Orta Asya’dan Balkanlara ileri-geri sürekli hareket etmekten, başarılarıyla bile barışamamış bir milliyetçilik söylemi altında yüzyıldır yetişen nesiller travma üzerine travma içinde büyüyorlar. Türkiye topraklarında uygulamada olan milliyetçilik stratejisi altında, düşkırıklıkları üzerine kurulu haritalarla bugüne ve geleceğe dair düşler kurmamızın imkanı yok. Çünkü haritaların bize öğrettiklerinin huzurla alakası yok...
Yani travmayla, yersiz yurtsuzluğumuzla Türk oluyoruz...
Bu yüzden “Dünya Türk olacak” sloganı çok anlamlı bir slogan belki...
Ve anlaşılan “Dünya Türk olmadan”, Türklere rahat huzur haram olacak...
Gerçi o zaman bile şüpheli ya....
Ferhat Kentel-Gazetem.net
insanların düşünmesine de engel olan bir eğitim ve medya var. İnsanların düşüncesi yasaklanmış vaziyette. Biz insanların düşünmesinin önünü açmak istiyoruz. Düşünmek, soru sormakla başlar.
Ahmet Altan
Ahmet Altan
24 Şubat 2007 Cumartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)












1 yorum:
Ben sahsen bu cinayeti isleyen 17 yasinda bir gencin fikri olduguna hic bir sekilde inanmiyorum... Arkasindan soyledi cinayet sebebine de....
Sevgilerle
sUZI
Yorum Gönder