insanların düşünmesine de engel olan bir eğitim ve medya var. İnsanların düşüncesi yasaklanmış vaziyette. Biz insanların düşünmesinin önünü açmak istiyoruz. Düşünmek, soru sormakla başlar.

Ahmet Altan

24 Şubat 2007 Cumartesi

„Fern und Nah“ Kubilay Tufan Resim Sergisini Acti
Kubilay Tufan, yayımladığı şiir kitaplarıyla „sözcüklerle sevişmenin hazzını“ sanatseverlere tattıran sanatcı şimdi de „renklerle sevişmenin hazzını“ tattırıyor.

Şiir ve resim, yaşamı ve yaşam içinde insanı kavramanın daha iyiye, daha güzele ve daha doğruya ulaştırmanın en duyarlı yollarındandır. Sanatin diğer dallarında da olduğu gibi şiirin ve resiminde süzülüp damıtıldığı ana kaynak yaşam ve insandır. Aklın, hayal güçünün, beceri ve emeğin birleşiminden nelerin yaratılabileceğini bir kez daha sergiledi şair ve ressam Kubilay Tufan. Nürnberg'li sanatcı Fürth sehir kütüphanesinin de desteğiyle, 26 tablodan oluşan „Fern und Nah“ adlı sergisini 22 Şubat 2007 perşembe akşamı çok sayıdaki sanatsever eşliginde açtı.

Kütüphane müdürünün kurum adına yaptığı konuşmadan sonra söz alan sanatcı, "resimlerim sosyal-felsefik birer sanatcı aynasıdır. Renklerle yaşamı algılama bicimimi ifade etmeye calışıyorum. Yapıtlarımla insanlar ve farklı kültürler arasında köprü kurmayı hedefliyorum".

Herkesin icinde bir sanatcı kişiliği taşıdığını bunu dışa cıkarmanın önemini vurgularken, "Emekten ve barıştan yana üretkenliğe devam etmeliyiz" diyerek sözlerini tamamladı.

Akademik eğitimini Türkiyede tamamlayan ve 1982 yılından bu yana Fürth/Nürnberg de yaşayan sanatcı bu güne kadar sayısız sergi actı. Bundan önce yayımlanmış iki şiir kitabı bulunan sanatcının üçüncü şiir kitabının basım aşamasında olduğu öğrenildi.

Sanatcinin sergisi; Städt. Volksbücherei Fürth, Fronmüllerstr.22 adresindeki sergi 5 Nisan 2007 tarihine kadar izlenime acik kalacak.

Nürnberg/Yazane - Birol Koldaş
Avusturalyalı Türk işadamları tek çatıda

Melbourne merkezli Avustralya Türk İş Konseyi, Sydney kentinde ticari faaliyetlerini sürdüren Türk işadamları da kendi çatıları altında örgütlenmeye çağırdı..

Merkezi Melbourne kentinde bulunan Avustralya Türk İş Konseyi (ATBC) Sydneyli Türk işadamlarını bünyesine katmak için yemekli bir toplantı düzenledi. Toplantıda Sydneyli işadamlarına ATBC'yi tanıtan başkan Hüseyin Mustafa ile yönetim kurulu üyesi Ali Kumaş yaklaşık 40 yeni üye kaydetti.

Sydney'in Auburn semtindeki Anatolia Restaurant'ta Dr. Yaşar Öner ile işadamları Mehmet ve Muhammed Eriş kardeşlerin öncülüğünde düzenlenen yemekli toplantıya ATBC'nin başkanı Hüseyin Mustafa, yönetim kurulu üyesi Ali Kumaş, Auburn Belediyesi Başkanı Le Lam, Dr Yaşar Öner, Mehmet Eriş, Muhammed Eriş, Mehmet Ali Kay, Ferhat Kopuz, Burak Dinçel, Chris Mustafa, Mesut Pekşen, Salih Özköse, Ahmet Akın, Raif Mustafa, Suat Kopuz, Ecevit Demir, Kaan Kandemir, Mustafa Hüseyin, Behzat Hüseyin, Bülent Kadayıfçı, Mehmet Kırmızıoğlan, Nevin Hüseyin, Yusuf Hüseyin ve İlknur Bayarı ile çok sayıda basın mensubu katıldı.

Konuklara 'hoş geldiniz' diyen başkan Hüseyin Mustafa kendisini tanıttığı konuşmasında 9 yaşında Avustralya'ya geldiğini, 38 yıldan beri Avustralya'da yaşadığını ifade etti. Mustafa, 17 yaşında atıldığı iş hayatında Commonwealth Bank'ın tepe yöneticiliğine yükseldiğini örneklerle anlattı.

Hüseyin Mustafa Victoria, Tasmania ve NSW'in bir kısmı olmak üzere bankacılık sektöründe genel müdür olarak çalıştığını belirttikten sonra ATBC'nin kuruluş öyküsünü anlattı. Mustafa, 2003 yılında işadamları Ali Kumaş ve Ali Fuat Kahveci ile bir yemek esnasında fikrin atıldığını ve hemen harekete geçerek Ali Fuat Kahveci başkanlığında 67 üyeyle birlikte bu konseyi kurduklarını belirtti. Şimdilerde 178 üyesi olan konseyin Sydney'e de açılması gerektiğini belirten Mustafa, bu amaçla geldiklerini ve toplantıya katılanlardan isteyenlerin üye olabileceğini kaydetti.

Konseyi tanıtırken ATBC'nin internet sitesine bağlanarak örnekler sunan Hüseyin Mustafa, diğer derneklere göndermede bulunarak, 'Avustralya'da nüfusu 200 bine dayanan Türklerin ufak derneklere değil, çalışan ve faaliyet gösteren kuruluşların çatısı altına girmesi gerektiğine' işaret etti. Konsey olarak amaçlarının Avustralya'da ticari faaliyet gösteren Türklerin tek yürek olarak başarıya ulaşmaları, konsey çatısı altındaki işadamlarının birbirleriyle ticaret yapmaları ve lobicilik faaliyetlerinde bulunmaları olduğunu belirten Mustafa, gelecek hafta yapılacak genel kurula Sydneyli işadamlarını da dahil ederek en az 250 üyeyle gitmek istediklerini kaydetti.

Konseye üyelik ücretinin yılık sadece 50 dolar olduğunu hatırlatan Hüseyin Mustafa, yönetim kurulu üyelerinin seyahat ya da diğer harcamaları kendi ceplerinden yaptığını, konseyin kurucu başkanı Ali Fuat Kahveci'nin ise büyük meblağlarda yardım ettiğini belirtti. Konseyin yaşamasında Ali Fuat Kahveci'nin büyük emekleri olduğunu belirten Mustafa, Kahveci'ye gıyabında teşekkür etti.

ATBC'ye üye işadamlarından oluşturulan bir organizasyonla birbirleri arasında yaptıkları alışverişlerde indirimler alabildiklerini söyleyen Mustafa, "ATBC'nin indirim kartı uygulaması var. Ayrıca üç ayda bir yapılan toplantılarda aramıza yeni katılan işadamları birbirleriyle tanışmış oluyor, kendilerine yeni iş alanları açıyorlar" dedi.

'İnanıyorum ki bu akşam Sydney'de ATBC bir adım daha ileriye gidecek!' diye konuşan Hüseyin Mustafa konuşmasını bitirirken toplantıya katılan tüm işadamları kendilerini tanıtan kısa konuşmalar yaptılar. Bu arada belediye başkanı Le Lam de yaptığı konuşmada, Türk işadamlarından gurur duyduğunu belirterek, "Bu tür organizasyonlar çok kültürlü toplumların atardamarı vazifesi görmektedir. Auburn Belediyesi olarak ülke ekonomisine ivme kazandıracak her türlü faaliyetinizi destekliyoruz. Sizleri bir arada görmek beni belediye başkanı olarak onurlandırdı" şeklinde konuştu.

(İHA)

Turk Gencligi ve Milliyetcilik

Batinin temel gelisme unsurlarinin basinda gelen somurgecilik, zamanla kendi icerisinde degisimlere ugramistir. Bu degisimlerin en onemli nedenlerinden birisi, zaman icerisinde ortaya cikan milliyetcilik akimlari ile halklarin mefaati kendine dondurme cabasi yatmaktadir. Kisiligi tam gelismemis toplumlarda kendi ic somurgeciliginin gelisimi ile elit bir tabaka olusureken, bu tabaka belli bir sure sonra ana somurgecilik ile tekrar bag kurmus, bunyesinde bulundurdugu insanlara daha zarar verir hala gelmistir.

Somurgeci ulkelerin en onemli ozelliklerinden birisi, kultur ve modernlesmede, somurulenden daha ustun olmasidir(!). Eger, verilmek istenen gonullu ve ozendirilme ile verilemiyorsa, bir cok defa verilmek istenen zorla verilmis, ozendirilmeye calisilan toplumlar bazen buna siddetli direnebilmis bazen de kirilma noktalari gecirerek istenileni vermistir.

Turkiye kurulduktan sonra elinde olanlari, Mustafa Kemal Ataturk’un engin ongorusu ile iyi kullanabilmis olmasina ragmen, cok iyi hazirlanmis senaryolar ile zamanla istenileni verme durumuna dusmustur. Turkiye tarihi, kirilmalar ile dolu bir tarihtir ve bu kirilmalar icerisinde zararli cikan hep Turkiye olmustur. Bu kirilmalarin en meshuru, hepimizin bildigi 1980 darbesi ve Turkiyenin an icin dondurulmasidir.

Her zaman baskin bir bati kulturu altinda kalmis olan Turk toplumu, bu baskiyi bir nevi kendi istemis, degismenin ana merkezine bati kulturunu oturtmustur. 1960 ‘larda Turk burokratlarin moda olan Amerikan ve Avrupa kulturunun benimsenmesi, cok enteresan bir sekilde 1980 ortalarindan itibaren televizyonun ve medyanin her haneye yerlesmesi ile halk icerisinde kolayca yerini almistir.

Modern somurunun en tipik seyiri- ki ayni dinamikler Hindistan-Ingiliz Imparatorlugu iliksilerinde de olusmus, ilk basta beyaz irkin hosnutlarina kapilan Buyuk Hindistan daha sonra basina geleni anlamis, baskaldirdigi anda bir cok devlete bolunmustur- olan ozenme hemen Turk toplumunda belirmis, bu ozenme yillar icerisinde devam etmistir.

Sagcilik, solculuk, milliyetcilik, kemalistilik, seriatcilik ve buna benzer goruslerin dogrulugu, yapiciligi bir yana birakilirsa, sonucta hepsi ortak senaryoda rollerini ilginc bir sekilde almislardir.

Burada belirtilmesi gereken onemli nokta, kirilmalardaki Turk Gencliginin oynadigi kilit roldur ve ayni rolu su anda milliyetcilik adina tekrar ustlenmesidir. Milliyetciligi ve milliyetciligin ne oldugundan cok, bu yazida Turk Gencliginin istenilen milliyetcilik akimina kisaca nasil geldigini ve bu getirilme ile ustune yuklenen rolu tartismak istiyorum.

Dunyanin globallesmesi ve her bireyin bilgi kaynaklarina ulasmasi mumkun hale gelmeye basladiginda, empoze edilen kulturun, lackaligi ve ne kadar bos oldugu ortaya cikmaya baslamis, Bati ve Amerikanin Turkiye uzerinde yuruttugu psikolojik harp ve fiili harp kolayca, son zamanlarda, desifre edilmeye baslanmistir.

Iste bu noktada, Turkiye tarihindeki kirilmalarin ana sebepleri bir cok yazar tarafindan alenen yazilmis ve Turk hakli tarafindan daha dikkatli bir sekilde olan olaylar incelenmeye baslamistir. Yapilanlar sadece bolmeye, yok etmeye dayali olmadigi, ayni zamanda, ustun varsayilan bir kulturun; dili, dini, milleti darmadagin ettigi gozlenmistir.

Turkiyede olan darbelerin dis kaynakli oldugu, yillarca surdurulen terorle mucadelenin aslinda bir pradoks oldugu, girilmek istenen AB’nin ici dolu gozuken ama bos bir olgu oldugu ve hep yerinde sayan ekonomi ile bir adim ileriye gidilmediginin fark edilmesi ile gozler bir anda faturanin asil sebebine yogunlasmistir.

Daha once kendi kendi ile catisan ve memleketi kurtarma sevdasinda Turk Gencligi, ani bir manevra ile birbiri ile ugrasmayi birakip, gercek milliyetcilikten kafatasciligina yanasmaya baslamis, Turk ve Turk olmayan olarak saf tutmustur. Bunda en buyuk neden, yukarida belirttigimiz gibi, donen dolaplarin asil basinin dis kaynaklar olduguna inanilmasi ve bu inanma icin yeterli sebebin ortaya cikartilmasidir. Yillarca ortada olan ama bir turlu gosterilmeyen gerceklerin, su an icin ortaya cikmasi normal olarak gozuksede, bu sekilde bir yonlendirmenin olusmus olma ihtimali de cok yuksektir.

Taraflarin olmadigi bir ortamda, yazilan her senaryonun oyuna konulacak zamani bekledigini ayri bir yazida tartismaya calisacagim.

Gerek tarihi ile gerek ortak kulturu ile kafatasciliginin hic yapilmadigi bu topraklarda, bu fasist kavramin tekrar ortaya cikmasi alarm canlarini caldirirken, gelecek gunler icin endise verdiginin bilinmesinde cok buyuk yarar var. Bu topraklarda yasayan insanlarin genetik yapilari ile siniflandirilmasi, hem bu ulkeye hem de tarihine yapilacak en buyuk hiyanettir. Dunyanin bir cok yerinde kafatasciliginin toplumda gelismesi ile toplumun parcalanmasi ayni zaman periyoduna dek geldigi unutulmamalidir. Bunun en belirgin orneklerini Yugoslavyada, Buyuk Hindistanda acik secik ortaya konuldugunu hep birlikte gorduk.

Turk gencliginin, toplumu yonlendirenlerin farkina varmasi ve buna karsi bir tavir sergilemesi kadar dogal bir hal yokken, bu karsi tavri da bir sekilde kendi icerisindeki etnik unsurlara yonlendirip onlari suclu ilan etmesi olabilecek en buyuk hatadir. Burada yapilmasi gereken, dis guclerin icerimizdeki uzantilarinin farkina varilmasi ve olan olaylari genis bir perspektiften bakarak, olaylarin daha iyi kavranmasidir.

Milliyetciligi, kafatasciligi ile bir tutulmasina devletin seyrici kalmamasi, tam tersine milliyetciligi kaliteli insan olabilme, vatana faydali ve yarar getirme gibi olgular ile empoze ederek, ivmelenen gencligin onun acilmasi gerekmektedir.

Eger dogru haraket edilir ve Turk gencligi dogru akima yonlendirilirse, onumuzun ne kadar acik ve aydinlik oldugunu, umarim tahmin ediyorsunuzdur. Fakat bu seferde Turkiye, Turk gencliginin basrolleri oyanadigi bir kirilma noktasina gelirse ne yazik ki bir daha kirilma yasayamayacagini, hepizin aklinin bir kosesine koymasinda fayda var.

Fatti
Foxx: İmza atanlar içeriğini bilmiyor

ABD Kongresi'nin Cumhuriyetçi üyesi Virgina Foxx, Temsilciler Meclisi'ne sunulan sözde Ermeni soykırımı tasarısının kabulü halinde bundan Türk-Amerikan ilişkilerinin olumsuz etkileneceğini söyledi.

Türk-Amerikan Ticaret ve Sanayi Odası'nın New York'ta onuruna verdiği yemek davetine Türk damadı Mustafa Özdemir ile katılan Foxx, tasarıyı imzalayan Meclis üyelerinin çoğunun tasarının ne olduğunu pek de bilmediklerini ve bu konu üzerinde çok da düşünmediklerine inandığını söyledi. Kişisel olarak tasarıya karşı olduğunu belirten Foxx, tasarının öncelikle "ABD'nin son derece değerli bir ittifakı" olan Türkiye ile olan ilişkileri kötü yönde etkileyeceğini, ayrıca bu tasarının arkasında haklı bir neden olmadığını kaydetti. New York-CIHAN

Söz konusu tasarinin tam metnini Türkce okumak istiyorsaniz TIKLAYINIZ: http://yazane.blogspot.com/2007/02/trkiye-abd-ilikilerini-geren-tasarnin.html
Abbas Almanya'dan Destek İstedi

Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas Alman yetkililerden yeni birlik hükümetine destek vermelerini ve Batı yardımının yeniden başlatılmasını istedi.

Abbas Berlin’de Başbakan Angela Merkel ve Dışişleri bakanı Frank-Walter Steinmeier ile görüştü. Almanya halen Avrupa birliğinin dönem başkanlığını yürütüyor.

Abbas, Hamas ile kurulan birlik hükümetinin şiddeti reddettiğini ve geçmişte İsrail ile imzalanan anlaşmalara bağlı olduğunu söyledi.

Ancak Abbas’a bağlı el Fetih örgütünün Hamas ile vardığı anlaşmada İslamcı gruptan bu koşulları yerine getirmesi istenmiyor.

Hamas İsrail’i tanıması yolundaki çağrıları sürekli reddediyor. VOA

Hükümet yeniden Prodi'de

İtalya'da Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano, siyasi partilerle istişareler sonrasında, hükümet krizi konusundaki kararını açıkladı.
Krizin, Prodi'nin, aynı hükümetle parlamentodan güvenoyu almayı denemesi suretiyle aşılması uygun görüldü.

Prodi aynı hükümetle bir kez daha güvenoyu isteyecek.

Bu karar teknik açıdan, Napolitano'nun, Prodi hükümetinin çarşamba günü sunduğu istifayı reddetmesi anlamına geliyor.

Buna göre, yeni bir hükümet kurulması söz konusu olmayacak. Başbakan Prodi'nin, aynı hükümetle hem Senato'da hem Meclis'te güvenoyu tazelemesi gerekecek.

Güvenoyu alınabilirse hükümet de kaldığı yerden yola devam edecek.

Cumhurbaşkanı Napolitano, konuya ilişkin kararını bugün öğle saatlerinde açıkladı.

Hükümetin güvenoyu işlemini, önümüzdeki hafta tamamlaması bekleniyor.

Güvenoyu açısından, Senato'daki riskli durum halen varlığını koruyor. Dolayısıyla özellikle Senato'daki oylama, hükümetin kaderini belirleyecek.

Prodi, koalisyon ortaklarının yanı sıra muhalefete mensup bazı senatörlerin desteğiyle Senato'da güvenoyu için şart olan asgari 161 "evet" oyunu sağlayabilmeyi ümit ediyor.

Merkez sol, Meclis'te ise güvenoyu alabilme açısında yeterli sandalyeye sahip. BBC

Tanidik dostlarin fikir, düsünce ve görüslerini YAZANE sayfalarindan takip etmek ne kadar keyif verici.

Basarilarinizin devamini diliyor; Emegi gecen tüm arkadaslari kutluyorum.

Sahin Ivren
Dünyanın 13 yılı kaldı

Kutupları hızla eriten ozon deliği, dünyanın vaktini daraltıyor

BM, iklim felaketinin nedenlerini inceleyip geleceğe ilişkin tahminler yapılan yeni bir rapor yayınladı. Uzmanlara göre iklim felaketinin önlenmesi için 2020 yılına kadar önlem alınması gerekiyor, aksi takdirde geri dönülmez noktaya gelinmiş olacak. DW’den Ayşe Tekin’in haberi...

BM’nin Hükümetlerarası İklim Değişimi Paneli’nin iklim raporunun üçüncü bölümü de basına sızdı. Bu bölümde özellikle trafik ve konutlarda enerji kullanımının yol açtığı emisyonlar inceleniyor ve alınması gereken önlemlerle ilgili öneriler yapılıyor. Raporun ikinci bölümü nisan ayında Brüksel’de, üçüncü bölümü ise mayıs ayında Bangkok’da açıklanacak. Şimdiye kadar elde edilen bilgilere göre iklimdeki ısınma iki derecede tutulursa kurtuluş mümkün.

Uzmanların önerisi

Daha 13 yıl vaktimiz var ya da sadece 13 yıl vaktimiz var. BM Hükümetlerarası İklim Değişimi Paneli uzmanlarına göre iklim felaketinin önlenmesi için 2020 yılına kadar önlem alınması gerekiyor, aksi takdirde geri dönülmez noktaya gelinmiş olacak. Geri dönülmez noktadan kasıt, kutuplardaki ve Grönland’daki buz tabakasının erimeye başlaması ve okyanuslardaki asit oranının yükselmesi. Hükümetlerarası İklim Değişimi Paneli ya da diğer adıyla Dünya İklim Konseyi uzmanlarının önerisi trafik ve konutlardan kaynaklanan emisyonları azaltmak, bio yakıtlara, hibrid arabalara, konut ve işyerlerinin izolasyonuna öncelik vermek, ama en etkili önlem enerji tasarrufu.

Üretim biçimleri değişmeli

Sera etkisine yol açan gazlardan sadece karbondioksitin değil, metan ve gülme gazı olarak bilinen nitröz oksitin de azaltılması gerekiyor. Ayrıca sadece sanayi ülkeleri değil, kalkınmakta olan ülkelerin de harekete geçmesi gerektiğini belirten uzmanlar, sanayi ve tarımda üretim biçimlerinin değiştirilmesini, örneğin çok fazla metan gazına yol açan sulu pirinç tarımı yerine kuru pirinç tarımı yapılmasını öneriyorlar. Sera etkisine yol açan gazlarda indirim sağlanması durumunda dünya iklimindeki sıcaklık artışının iki derece ile sınırlandırılabileceği tahmin ediliyor. Uzmanlar açıkça söylüyor, aksi takdirde felaket kapıda.

Siyasi irade ihtiyacı

Alman uzman Ottmar Edenhofer’e göre, dünya ikliminin kurtarılması için yapılacak yatırımların ekonomilere yük olması da söz konusu değil. Potsdam İklim Araştırmaları Enstitüsü şef ekonomisti Ottmar Edenhofer, raporun tüm ayrıntıları bilinmediği için abartılı değerlendirilmelerden kaçınılması gerektiğini söylese de şu yorumu yaptı.

Edenhofer, “İklim felaketinden kaçınmamız, üstelik bunu ekonomileri fazla etkilemeden yapmak mümkün. Dünya çapında gayrı safi milli hasılanın yüzde birini harcayarak, tehlikeli iklim değişimini önleyebiliriz. Tek yapılması gereken bu konuda politik kararlılık göstermek.”

ABD ve Çin’e daha fazla görev düşüyor

Uzmanlar ABD ve Çin’in iklim korumada daha fazla angajman göstermesini isterken BM Çevre Programı Başkanı Achim Steiner bu konuda umutlu. Steiner, bu iki ülkede de iklim konusunda umut verici gelişmelerin olduğuna işaret ediyor.

Steiner, “Dünyanın en büyük altıncı ekonomisi olan Kaliforniya’nın hedeflediği emisyon indirimleri, Avrupa ve Almanya’da hala tartışmalı. Arnold Schwarzenegger’in kabul ettirdiği yasa son derece olumlu. Çin ise geçen yılm yenilenebilir enerjilere 180 milyar dolar yatırım yapmayı kararlaştırdı” diye konuşuyor.

BM uzmanları, buna rağmen ABD ve Çin gibi sera etkisine yol açan emisyonlarda başı çeken ülkelerin bu yılın sonunda toplanacak ve Kyoto protokolünün geleceğinin görüşüleceği toplantıya kadar ikna edilmesini istiyorlar.

Ayşe Tekin / DW
Dinleyin ey Kuvvacılar, size diyeceklerim var!

Yemin ediyoruz, ant içiyoruz, Allah'ı şahit tutuyoruz. Ne de çok ve değişik şekilde yapıyoruz bu işi. Korkularından sırılsıklam, korkuluk gibi sıra sıra insancıklar, titriyorlar, önlerinde de bir mezarlık türküsü gibi bir yemin metni. Masanın üstünde bayrak ve silah ve dahi Kur'an.

Behey kardeşim, hepiniz erkeğe de benziyorsunuz üstelik, yani her Türk erkeğinin övüncü askerliğinizi de yaptınız herhalde, nereden çıktı bu yemin, ne iş? Kuvvacı başı da şimdilerde halaskârlığa soyunmuş emekli bir zabitan. Onca yıl askerlik yaptığına göre okula başladığında ona da yemin ettirmişlerdir zannımca. Hepsinin sakalları da olduğuna göre, yemin de etmişlerdir herhalde. Ama yok, ömrünün çoğu arkasında kalmış bir piri fani, yazıyor bir mezarlık türküsü, alıyor eline mikrofonu, hem de düğün salonunda çoluk çocuğun orta yerde dolaştığı bir ortamda yapıyor kahramanlığını, kurtarıyor vatanı. Yalnız kendisini tekrarlıyor cevapları, hani bunu mezarlığa yakın bir yerde dillendirseler, rahmetlilerden biri duyup, şöyle bir doğrulsa cevap niyetine, kaçacaklar.

Merak ettim, anlamını biliyorlar mıydı, masanın üstüne koyup el basarak söz verdikleri Kur'an'ın, bayrağın ve silahın? Gerçi bu memleketin maarifinin müfredatında yoktu öyle anlamlı değerlerin yeri. Peki kendi gayretleri ile öğrenemezler miydi, o mümkündü ama, olmamış ki, işte ortada sergiledikleri.

Yaşatmak varken öldürmek niye?

Kur'an'ı sadece üstüne el basılan bir kutsal olarak kullanan, içindeki hiçbir şeyi bilip anlayamayanlar; O buyuruyor ki, "Öldürmeyeceksin", O buyuruyor ki: "Üstünlük takva iledir." Ya bayrak? O da diyor ki: "Ben gökyüzünden aldım sembollerimi, ben cihanı gölgeme almak için varım, benim gölgemde herkese yer var." Sen, arkana fon, masana örtü yaparsan tabii ki kavrayamaz, tabii ki anlayamazsın onu. O silah için bir şey demeyeceğim onu da sen bul.

İsim olarak daha doğrusunu bile yazamadıkları "Kuvvayi Milliye"i seçmişler. Kuvvayi Milliye bu milletin önemli bir müştereği. Sen kalk onu tefrika için kullan. Kuvvacılık ile Atatürkçülüğün de bir araya gelemeyeceğini, daha doğrusu çok sıkı fıkı olamayacağını tahta tebeşir izah etsek, yine de anlayabileceklerini sanmam! Anadolu'nun istilasının başlarında çok yararlı hizmetleri olan, özellikle iç isyanların bastırılmasında kullanılan bu güçler, daha sonra muntazam bir ordu içinde yer alamadığından, epeyce gaile de açmıştır İstiklal Harbi'nin kumanda heyetinin başına. Size dayatmalara vararak okutulan, İstiklal Harbi'mizin Mütekaid Malül Gazisi'nin yazdığı "Çılgın Türkler"de anlatıldığı gibi de değildir durum. O destanı yazanlar çılgın değil, "imanlı ve izanlı Türk'lerdi."

Gelelim lakırdılarına; babadan doğma denmez "olma" denir, bunu öğren ilkin. Kendinden şüphen mi var ki ikide bir bunu söylüyorsun? Emin olan, yemin etmez, bunu bil. Türk olarak doğulduğunun ispatı çok zor; ama daha da zoru Türk olabilmektir. 'Nasıl Türk olur'u öğren o zaman; benim gölgemde, bütün bir cihana yer var diyen bir bayrağın anlamını kavrayabilmek ve onu, cihandaki her varlığın görebileceği kadar yüksekte tutabilmektir, Türk olmak. At sırtında taa Asya'nın ortasından kalkıp, geçtiği hiçbir yeri kırıp dökmeden, Allah'ın hiçbir emanetini incitmeden, davetlerle gelmesi arzulanan, geldiğinde hak ve hukuktan ayrılmayan, ayrı ve gayrının lafını etmeyi bırak, aklından bile geçirmeyen, yeminsiz emin olabilmektir Türk olmak. Kimseye "Sen Türk müsün?" diye sormayı ar ve haya edebilmektir Türk olmak. İnsanlığa muğber olan her şerir ve şakiyi kim olursa olsun -Türk de dahil- ortadan kaldırabilmektir Türk olmak. Mevlânâ, Yunus, Hacı Bektaş, Fatih ve Mustafa Kemal ile Akif ve daha bağışlamaları dileğiyle sayamadığımız niceleri olabilmek, en yücesi ve de ulaşılmazı da Mehmetçik olabilmektir Türk olmak. Bu açılardan okuduğumuzda yemininin ilk kelimesinin anlamını da kavrayamadığın açık.

Sonra nedir o ölme ve öldürmeler, yaşamak ve yaşatmak varken. Biz bu meselede de sizi biliyoruz. Sizlerin görevi illa ki kurtarmak, ne olursa ve önüne kim gelirse. Kurtarmak için, kurtarma işinde ölecekler lazım size. Siz onları arıyorsunuz. Bana uğrunda ölecekleri verin, size dünyayı kurtarayım. Bu ülkenin kurtaranlarından çok, kurtarıcıları oldu ve biz de onlardan bıktık artık. Bize kurtaranlar yeter.

Senin de görev yaptığın o sözde yüksek karargâhlar, karşılaşılan her meselede, işin alfabesinde, kavramlaştırılmasında çuvalladılar. Kardak krizinde "kararlı beklediler", her şeyin başına bir "sözde" yerleştirdiler, ülkeyi de karpuz zannettiklerinden olacak "bölücülüğü" uydurdular. Meseleleri böyle kavramlaştıranların çözüm üretmesi mümkün değildi, olmadı da zaten. Buraya sığmaz diyeceklerimiz. Sen getir ötesini, onca üyelerine anlat bakalım doğruları. Ama lütfen 13.500 kişilik hain listen gibi afakî olmasın, tembellik etme çalış biraz.

13.500 hain var öyle mi?

Bence o kadarcık hainden söz etmeye bile değmez. Sen ki, bizce de haklı olarak ululadığın öyle bir milletin evladısın. Yakışır mı sana/size sokağında yaşayan, mahalle ve köyüne sığınmış nihayetinde "garip" sayılabilecek kişilerle uğraşmaya? Topu topu 13.500 kişi. Eğer sen bu kadarını söz edilecek kadar düşman olarak bellediysen, sana Avustralya ordularına karşı savaş ilan eden "Molla Ahmet ile Kul Mehmet"in hikayesini oku derim. Öyle bir milletten, böyle illetlere, bizim de bahtımız bu. Yazıklar olsun, insanın düşmanı da düşman gibi, en azından dengi olmalı. İnsan düşmanları ile de övünebilmeli, hor gördüklerini düşman olarak bellememeli. Sen bunları bilmekten mazursun, taşımakla övündüğün ve özelliklerinden habersiz olduğun kimliğin bu, öğren.

Aziz milletimiz de size, sizin gibilere baka baka toptan embesil bilecek bizi. Dışarıda bir mantar tabancası patlasa, nerede korkularının esaretinden sürüye sayılmış bir mütekaid varsa çıkıyorlar ekranlara. İpe sapa gelen bir şey söyleseler bari. Hem de kullandıkları unvanlar, emekli bilmem nenin yanında bir de stratejist. Kardeşim size stratejiyi sürsek bulaşmaz. Millet sizi dinleye dinleye 'nasıl stratejist olunmaz' öğrendi vallahi. Hem böyle yeminleri ede ede kaybetmedik mi biz Rumeli'yi. Neredeyse bütün düşmanlarımızla işbirliği içinde, muhalif oldunuz Sultan Abdülhamid'e. Sonunda bugün düşman olarak dillendirdiklerinizle birlikte, hal ettiniz yüce hakanı. Bugünlerde yeni yeni anlıyorsunuz gibime geliyor değerini. O zamanki halaskârın kurtardığı dünya oldu. Kimden diyeceksiniz? Tabii ki Osmanlı'dan. Hain değildi hiçbiri o devirdekilerin. Ama çokça kullanmışlardı hainlik yakıştırmasını muhalifleri için. Sonunda kendi ettikleri, hıyanetten de beterdi.

Şimdi sizin yapmak istediklerinizle yoktu bir farkı onların yaptıklarının. Sonucun neden kötü olduğunu anlayamadan gittiler bu dünyadan. Çünkü onlar, yaptıklarını, ettiklerini kendi arzularıyla yaptıklarını zannediyorlardı. Esasında yaptıkları, kendilerini kullananların istedikleriydi. Sadece onlara yaptıklarının kendi istekleri arzularıymış hissi verilmişti. Onlar da öyle sandılar ve inandılar. Sonuç onları oynatanların istediği gibi oldu. Biz bir imparatorluktan olduk yalnızca. Şimdi de hedef, tam da sizin, sıkı tutalım kaçırmayalım diye avaz avaz söylediğiniz gibi, Anadolu. Ve siz bu defa ona inandırılıyorsunuz. Bizi biz yapan değerlerimizi iç tehdit diye belleterek, her gün yeni bir ayrışma mazeretini size söyleterek yapıyorlar. Burada kullanılan tam da siz oluyorsunuz muhteremler.

Yemin ederek kaybettiklerimiz...

Sizi Ermeni konferansında, tam da bu şekilde kullananlar şimdilerde demokrasi nutukları ile geçiştirip sizinle ilişkileri olmadığını söylüyorlar. O günlerde Ankara'dan kalkıp karadan, Kadıköy'e varınca açılıp denize, Üsküdar yalısı boyundan dönüp gelince Dolmabahçe önlerine, haçlıların amiral gemisi zannettikleri şehir içi hattı vapurunu ele geçirip, dillerinde Onuncu Yıl Marşı'yla, sarayın önünde bir tur attırdıktan sonra, Beşiktaş iskelesinde bekleşen prostatlı gençlerle mülaki olmak üzere azgın dalgaları yara yara seyreden Karaman lı Kara Rıza Paşa'nın emrü kumandasında mütekaid Kuvvacılar, Boğaziçi Üniversitesi'ne sefer eylediklerini de aniden unuttular.

Sen büyük ihtimal Irak tezkeresine de karşıydın, tıpkı malum derneğimiz gibi. Nedenini açıklayamadığınız bir karşıtlıktı o günkü. Bugünlerde Kerkük için ağıt düzüyorlar. Dün korkudan sattıklarını bugün sözde kahraman bir şekilde alacakları iddiası ile meydanlardalar. Kerkük'ün yanına Kıbrıs'ı da koyarak yeniden hainlikle damgalayacakları yeni hedefler arıyorlar. O gün parlamentoda tezkereyi ülkenin menfaatleri doğrultusunda değiştirerek veya uygulama aşamasında basiretli evlatlarının dirayetiyle, ülke menfaatlerinin gerçekleşmesi için planlar yaparak ve böylesine ince rafine düşüncelere öncülük edeceklerini de çok beklersiniz. Yemin ede ede kaybettiklerimizi şöyle bir hayallersek, çözebiliriz bu yeminleri kimlerin yaptırdığını da kolaylıkla. Onun için doğruları konuşup, yeminlere gerek kalmadan güvenelim ilkin kendimize, sonra da birbirimize. İlla ki biri bize bir yemin dayatırsa, şüphe ile bakalım ona, budur doğrusu da.

Girmeden bir millete tefrika, düşman giremez/Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez. Aziz Mehmet Akif Ersoy'un bu muhteşem satırlarıyla arz-ı veda ediyorum.

Emekli Albay
DURMUŞ TÜREMEN
Pamuk'a 'akıllı ol' mesajı gönderen azmettirici Hayal orta zekâlı çıktı

Hrant Dink suikastını azmettirmekle suçlanan ve adliye çıkışında 'Orhan Pamuk akıllı ol!' diye bağıran Yasin Hayal'in zekâ zeviyesi (IQ) 96 olarak ölçüldü.

Hrant Dink suikastının katil zanlısı Yasin Hayal'in zeka seviyesi 96.


IQ testinde 90 ve altı geri zekâlı kategorisine girerken, 90 ile 110 arası normal, 110 ile 130 arası ileri ve 130 ile 150 arası üstün zekâ olarak sınıflandırılıyor. Yasin Hayal'e zekâ testi uygulayan uzmanlar, "Çok akıllı biri değil. Normal zekâ sınırları içinde; ama düşüğe yakın. Orta zekâ düzeyine sahip biri." dedi.

McDonald's bombacısı olarak yargılandığı Temmuz 2005'te Hayal'e IQ testini, cezai ehliyetini araştıran İstanbul Adli Tıp Kurumu Gözlem İhtisas Dairesi uyguladı. Sonuç, Gözlem İhtisas'ın 276.2005/468 tarihli raporuyla Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi'ne bildirildi. Gözlem İhtisas'ın 'cezai ehliyeti tam' dediği rapordaki ifadesinde Hayal bomba yapmayı Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de öğrendiğini söylüyor. Raporda Hayal'in, "Bomba yapmasını Bakü'de bulunan bir internet kafede öğrendim. Azerbaycan'da bazı Azerilerle tanıştım. Bunlardan beni Çeçenlerle tanıştırmalarını istedim. Azerbaycan'da tanıştığım Çeçenlerle bu şekilde irtibat kurdum." şeklinde sözleri yer alıyor. Gözlem İhtisas Dairesi, 4 gün süren muayene sonucu Yasin Hayal'in cezai ehliyetinin tam olduğunu bildiren raporunu Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi'ne iletti. Alexander testinde IQ'su 96 olarak ölçülürken, Rorschach testinde enfantil (çocuksu) ve agresif kişilik yapısı tespit edilmiş.

Askerliğini yaptığı 2001 yılında '600 yataklı Ankara Mevkii Askerî Hastanesi,' 3027878 sayılı raporuyla Yasin Hayal'e 'antisosyal kişilik' teşhisi koydu. Hastane, tedaviye gerek görmeden Hayal'i birliğine geri gönderdi. Trabzon Farabi Hastanesi de 22 Şubat 2005 tarih ve 420 sayılı raporuyla Yasin Hayal'in cezai ehliyeti konusunda karar vermek yerine 'yataklı kurumda yatırılarak tetkikine karar verilmesini' istedi.
“Dünya Türk olmadan” bitmeyecek olan travma...

Şimdilerde, ilkokullarda Tarih dersinde “Orta Asya’dan Türk göçleri” nasıl anlatılıyor bilmiyorum. Bizim zamanımızda okutulan kitaplarda (ya da Tarih Atlası’nda), Orta Asya’nın ortasında, toz pembe renkte ve elips şeklinde Türk ülkesi temsil edilirdi. O pembe elipsin içinden bütün dünyaya yönelen göçler de kırmızı oklarla gösterilirdi. Biz o haritayı defterlerimize geçirirdik. Haritadaki o elips şeklinin üzerine kalemtraş jiletiyle pembe kuru boya kalemlerinin ucunu toz halinde yontar, sonra da pamukla o tozları yayarak elipsi renklendirirdik.

O harita çok hoşuma giderdi. Bir defa rengi pembeydi, şeker gibiydi yani... Bir de inanılmaz bir hayal kurma imkanı verirdi. Şu anda oturduğumuz topraklarla ilgisi olmayan, tahayyülümüzü kat kat aşan masal gibi bir ülkeydi orası...

Sonra okların da gücü çok yüksekti. O okların dünyanın her tarafına yayılması, bütün dünyanın bizimle bir ilgisi olduğunu gösteriyordu. Ama “suları çekilince çöle dönmüş topraklarını” terketmiş atalarımız bir burukluk bırakırdı içimde...

Sonra tabii ki, meşhur “Sevr haritası” vardı. O haritada farklı renklerle işgal kuvvetleri gösterilirdi; Yunanlılar mavi, İtalyanlar yeşil, Fransızlar kırmızı, Ruslar kahverengi... (İngilizleri hatırlamıyorum.) Bir tek Anadolu’nun ortası kalmıştı bize; orası pembe değildi, sarıydı. Kâbus gibi bir haritaydı...

Türkiye’nin sol tarihinde kuşkusuz efsanevi isimlerden biri olan Harun Karadeniz, Olaylı Yıllar ve Gençlik (May yay., İstanbul, 1979) adlı kitabında, “bizim haritalarımızla” ilgisini anlatıyor. 12 yaşından (yani yıl: 1954) kalma anılarında, ilkokulda tarih bilgisi olarak öğrendiğini şöyle aktarıyor: “...Asya’yı Anadolu’yu, Avrupa’nın bir kısmını fetheden biziz. İstediğimiz an imparatorluklar kıyar, kendimiz yeni imparatorluklar kurarız. Fakat her nasılsa son yıllarda bir gaflet anımızda biraz gerilemişiz.” Sonra şunları ekliyor Karadeniz: “Bir gün hiç unutmam elimde bir atlas var ve ben bir siyasi haritadan Türkiye ve komşularına bakıyorum. Türkiye bizim asalet ve kahramanlığımıza yakışmayacak kadar küçücük göründü gözüme. Rusya ise koskocaman bir kıta gibi duruyor gözümün önünde. İçerledim bu işe ve üniversiteli ağabeyimi çağırıp: ‘Biz istersek bu Rusya’yı yeneriz ve bu toprakları alırız’ diyerek sıkılmış yumruğumu havada şöyle bir salladım.” Harun, bu “potansiyele” olan inancına fazla yüz vermeyen ağabeyine öyle bir hınç duyar ki, “Gücüm yetseydi ağabeyimi bayıltıncaya dek dövecektim” diye yazar... (s.10-11)

Çok önceleri, Şevket Süreyya Aydemir de Suyu Arayan Adam kitabında, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş sürecini kapsayan anılarında “harita” meselesiyle çok yakın ve yoğun ilgisini aktarır. Edirne’deki Askeri Rüştiye’de öğrenci ve genç bir “Osmanlı vatanseveri” olarak adım attığı güzergahında, kısa bir zaman dilimi içinde, Aydemir’in önünden Osmanlı’nın heybetinin, Osmanlı’nın çöküşünün, Turan’ın ve Türkiye Cumhuriyeti’nin haritaları geçer.

“Sınıfların duvarlarına asılan haritalarda, bu büyük imparatorluğun toprakları, toz pembe bir renkle gösterilirdi. Bu topraklar bana dünya kadar geniş görünürdü. Ama onları gene de dar görüyordum.”

Afrika’dan Hint denizine, Anadolu’dan Rumeli’ye kadar uzanan toprakları gösteren bu haritaların karşısında, Aydemir ve arkadaşlarının içlerinden bir şeyler coşar, kabarır, gururlanırlar ve heyecanlarını gizleyemezlerdi: “Bizim topraklarımız! Bizim devletimiz!”

Sonra 1912 Balkan Savaşları’ndaki bozgun ve toprak kayıplarıyla birlikte, Osmanlı’nın dirilişi artık mümkün değildir. Osmanlı’nın sınırları Edirne’de okuduğu askeri okulun iki kilometre yakınına kadar gerilemiştir. Osmanlı entelijensiyasından birçoklarında olduğu gibi, gururu “düşkırıklığına” dönüşür. “Pantürkçü” akımlarla tanışır; vatan artık onun için “Turan”dır.

Aydemir’in önündeki harita değişir...

“Osmanlı Afrikası, Yemenler, Hintler, Bosna-Hersekler” artık tasavvurdan çıkmıştır. Yeni harita yeni düşler, yeni mitler eşliğinde, Asya’ya doğru uzanan yeni bir tasavvuru yansıtmaya başlar. Osmanlı’yı reddeden Aydemir ve arkadaşları, “Bir elimizi Balkan geçitlerinin, Tuna-Meriç havzalarının üzerine koyardık. Sonra diğer elimizi, Kırımı, Kafkasyayı, Başkirdistanı, Türkistanı sıralayarak, Altın dağa uzatır: -Buraları hep bizimdir!” diyerek hayallerini yeni gerçeklere uyarlarlar.

“Turan” ya da “Büyük Türk milleti” hayalleri kurduktan sonra, “dünyanın hazinesi Anadolu’yu”, “çağıldayan sular, öten bülbüller, altın başaklar”ıyla Anadolu’yu düşler. Kafkas cephesine giderken Anadolu’lu köylülerin, önce “Cahiliye” döneminde kaldıklarını, sonra da “Türklüklerinden nasiplerini” almamış olduklarını farkeder.

Harita bir kere daha değişir. Turan’dan önce Türkiye’yi kurmak gerekmektedir. Bu yeni mecburi hayalle birlikte, komünizmle, devletçilikle, kemalizmle tanışır.

Aydemir’i yorumlayan François Georgeon’a göre (“Suyu Arayan Adam’ı Yeniden Okurken”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, Cilt: 4, İletişim yay., 2002, ss. 23-36), “Harita, gerçeklerin simgesel temsili olmakla kalmaz, düşleri desteklemeye de yarar.” Aydemir ara vermeksizin düşlemiş ve sürekli düşkırıklığı yaşamıştır.

Aydemir’in “haritaları” yaşamı içinde değişti. Aydemir’in yaşadığı düşkırıklıklarını şimdi biz devraldık. O haritalar kafamızın, belleğimizin içinde bir yerlerde faaliyetlerine devam ediyorlar. Düşlerimizi desteklemeye ama aynı zamanda Aydemir’in düşkırıklıklarını da yeniden üretmeye devam ediyorlar.

Düşünsenize; geçmişle bağlarımızı kurarken, neredeyse yerleşik tek bir referans bile yok. Üzerine oturduğumuzu zannettiğimiz topraklar ve tarih alabildiğine oynak. Orta Asya’dan Anadolu’ya, Balkanlara, Viyana kapılarına; sonra geriye, sonra daha da geriye; Doğu’ya, Orta Asya’ya, sonra tekrar geriye; sonra Avrupa (AB) kapılarına, sonra geriye... Bir oraya, bir buraya... Bitmeyen yolculuklar, bitmeyen haritalar...

Evlere, binalara dikkat etsenize; hangisi sanki içinde yüzyıl yaşanacakmış gibi inşa edilmiş? Derme çatma betonlarımız, biz Türkler “göçebe bir millet” olduğumuz için mi?

Hiç değil... Çünkü bizim “milli tarihimiz” göçebe; “milliyetçiliğimiz” göçebe... Öyle bir tarih öğretisiyle içiçe yaşıyoruz ki, içinde rahat etmenin, huzura ermenin imkanı yok... Her an, tekrar bir yerlere doğru yola düzülecekmişiz gibi, buralar da aslında pek bizim değil gibi yaşamayı “öğreniyoruz”... Aslında bize dair başka yerler varmış gibi “öğretiliyoruz”... Zihnimizin içinde bir türlü bir yere oturamayan haritaların bilgisine maruz kalıyoruz

Ne biçim bir milliyetçilik bu? Ne acı; kurmaya çalıştığı toplumsal belleklerde sabit bir yeri bile yok...

Bütün öğrendiklerimiz içinde sürekli kazanılan (gurur duyduğumuz), sürekli kaybedilen (acı duyduğumuz) topraklar var... Başarısızlıklarıyla barışmaması bir kenara, Orta Asya’dan Balkanlara ileri-geri sürekli hareket etmekten, başarılarıyla bile barışamamış bir milliyetçilik söylemi altında yüzyıldır yetişen nesiller travma üzerine travma içinde büyüyorlar. Türkiye topraklarında uygulamada olan milliyetçilik stratejisi altında, düşkırıklıkları üzerine kurulu haritalarla bugüne ve geleceğe dair düşler kurmamızın imkanı yok. Çünkü haritaların bize öğrettiklerinin huzurla alakası yok...

Yani travmayla, yersiz yurtsuzluğumuzla Türk oluyoruz...
Bu yüzden “Dünya Türk olacak” sloganı çok anlamlı bir slogan belki...
Ve anlaşılan “Dünya Türk olmadan”, Türklere rahat huzur haram olacak...
Gerçi o zaman bile şüpheli ya....

Ferhat Kentel-Gazetem.net

Dink söylemediği bir söz yüzünden öldürüldü
Financial Times


Gazeteci Hrant Dink'in, söylemediği bir söz yüzünden öldürüldüğünü yazdı. Uluslararası yazarlar derneği PEN'in Türk Ceza Kanunu'nda 301'inci maddenin kaldırılması için çalışmalarını sürdürdüğü kaydedilen haberde, grubun bu konuda umutlu olduğu belirtildi.

Angus Watson imzalı haberde, Hrant Dink'in 19 Ocak 2007 tarihinde, hiç sarfetmediği bir söz yüzünden vurulduğu kaydedildi. 17 yaşındaki Ogün Samast'ın cinayeti 'internette onun 'ben Türkiyeliyim ama Türk kanı kirli' dediğini okudum ve öldürmeye karar verdim' diyerek itiraf ettiği vurgulanan haberde, oysa Dink'in asla böyle bir söz söylediği ifade edildi.

Hrant Dink'in 301'in madde nedeniyle yargılandığı kaydedilen haberde, Dink'in öldürülmesi ardından 301'inci maddeye uluslararası ilginin arttığı vurgulandı.

Bu duruma dikkat çeken uluslararası yazarlar derneği PEN'in yöneticisi Caroline McCormick, '301'inci maddenin kaldırılmasını istiyoruz ve bu konuda gerçekçi bir şansa sahip olduğumuza inanıyorum' dedi.

Elif Şafak'ın da söz konusu maddeden yargılandığı hatırlatılan haberde Şafak'ın, 'PEN berin duruşmam öncesinde ve duruşmam sırasında son derece aktifti' dediği aktarıldı.

Şafak, davası kaldırılmasına karşın yazarken hala gergin olduğunu da söyledi.
'Bush görevi bitmeden İran'ı vuracak'

AFP / AP - Üst düzey Britanyalı yetkililer, Bush'un görev süresi bitmeden İran'a saldıracağı kanaatini dile getirdi. Gates ve Rice'ın saldırıya karşı çıktığı, Cheney'nin ise savaş için bastırdığı öne sürüldü

LONDRA - BM Güvenlik Konseyi'nin yaptırım tasarısında tanıdığı 60 günlük sürenin sonunda İran'ın uranyum zenginleştirme programını sürdürdüğünün rapor edilmesiyle Tahran'a yönelik yeni yaptırım arayışı başlarken, Bush yönetimi 'savaş açmayacağız' sözüne en sıkı müttefiki Britanya'yı dahi inandıramıyor. Üst düzey Britanyalı yetkililer, Bush yönetiminin İran'ı vuracağına kanaat getirirken, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney de, bütün seçeneklerin masada olduğunu tekrarladı.

The Times gazetesi, Britanya hükümeti yetkililerinin Bush'un görev süresi 2009 yılında sona ermeden önce İran'ı vuracağına kanaat getirdiğini ve bundan derin kaygı duyduğunu yazdı. 'Yetkililer Başkan George W. Bush'un İran'la ilgili sorunu ikinci görev dönemi sonunda askeri yöntemlerle çözme yolu arayacağından korkuyor' ifadelerini kullanan gazete, bir hükümet kaynağının, "Bush konuyu çözülmemiş olarak halefine bırakmak istemiyor" sözünü aktardı.

Bush'un azli gündeme gelebilir


Gazeteye bakılırsa Bush yönetimi bu konuda bölünmüş. Özellikle Savunma Bakanı Robert Gates'in Irak ve Afganistan'daki çabaları boşa çıkaracağı endişesiyle İran'a savaşa tümüyle karşı çıktığı kaydedildi. Hatta bakanlık görevine getirilmeden önce Tahran'la diyalog salık veren Baker/Hamilton komisyonunun mensubu olan Gates'in bir üst düzey danışmanının bu yüzden Bush'un Kongre tarafından azlinin bile gündeme gelebileceği uyarısı yaptığı kaydedildi.

Times gazetesine göre, Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice da İran'a karşı güç kullanımına karşı çıkarken, Ulusal Güvenlik Danışmanı Steven Hadley bu konuda şüpheler taşıyor. İran'a savaş açmayı isteyenin ise Başkan Yardımcısı Dick Cheney olduğu belirtiliyor. Hatta Cheney'nin, Pentagon'a savaş planlarını ortaya koyması için yoğun baskıda bulunduğu kaydediliyor.

Cheney: Tüm seçenekler masada


Nitekim Başkan Yardımcısı Cheney dün Avustralya ziyaretinde İran'a karşı bütün seçeneklerin masada olduğunu yineledi. 'Nükleer silahlı bir İran olmaması için her şeyin yapılması gerektiğini söyleyen Başkan Yardımcısı, "Başkan sorunu diplomatik yolla çözmek istediğini belirtti. Ama aynı zamanda tüm seçenekleri masada tuttuğumuzu da açıkça ortaya koydu" diye ekledi. Ne kastettiği sorulunca Cheney, "Daha ötesine geçmeyeceğim. Dediğimiz gibi diplomatik yolla çözüm için her şeyi yapıyoruz. Seçenekler masada duruyor" demekle yetindi.

ABD istihbaratı yanıltmış


The Guardian gazetesi ise Amerikan istihbarat servislerinin İran'ın nükleer tesisleriyle ilgili topladığı bilgilerin çoğunun asılsız olduğunu yazdı. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun (UAEK) Viyana'daki kaynaklarına dayandırılan haberde, önde gelen bir diplomatın, "Bu konudaki bilgilerin çoğu yanlış. Bize bir dizi tesisin listesini verdiler. Denetçiler bu tesisleri izledi ve bazı askeri tesislere gitti, ama hiçbir yasaklı nükleer faaliyet yoktu" sözlerine yer verdi.

BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi ve Almanya pazartesi İran'a yeni yaptırımları ele almak için Londra'da toplanmaya hazırlanırken, dün görüşen Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Tahran yönetimine 'kapıları açık tutuyoruz' mesajı iletti.

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad de dün uluslararası hakları olan nükleer programlarından taviz vermeyeceklerini yineledi. Düzenin Yararını Teşhis Konseyi Başkanı ve eski cumhurbaşkanı olan Haşimi Rafsancani ise cuma hutbesinde, "Biz nükleer bomba peşinde değiliz" derken, nükleer programlarının barışçıl olduğu konusunda tam garanti vermeye hazır olduklarını tekrarladı.
İsrail İran'a saldırmak için ABD'den izin bekliyor

İngiltere'de yayımlanan The Daily Telegraph gazetesi, İsrail'in, İran'a yönelik bir hava saldırısı için için ABD'den izin beklediğini, İran'ın nükleer tesislerine saldırı için müzakerelerini sürdürdüğünü yazdı.

İsrail uçaklarının İran'ın nükleer tesislerine yönelik hava saldırısı düzenleyebilmek için Irak hava sahasını kullanmak durumunda olduklarına işaret edilen haberde, "Bunun yapılabilmesi için İsrail askeri makamlarının mutlaka Pentagon'dan onay almaları gerekiyor" denildi.

Gazete, bir İsrail Savunma Bakanlığı yetkilisinin, Irak'taki ABD liderliğindeki koalisyonla aralarında, tek başına saldırı başlatmaya karar vermesi halinde İsrail uçaklarına hava koridoru açılması için görüşmelerin sürdüğünü açıkladığını yazdı.

Yetkilinin, "Her türlü ihtimali göz önünde tutarak planlamamızı yapıyoruz ve bunun için de ABD'den uçuş koridoru izni almaya çalışıyoruz. Çünkü biliyoruz ki bunu yapmazsak, her an ABD savaş uçaklarıyla birbirimizi vurma noktasına gelebiliriz" dediği kaydedildi.Hürriyet
MGK görüşme kapısını açtı 24 Şubat 2007

PKK terörünü önlemek için Kuzey Irak’taki Kürt liderlerle görüşmede hükümet ile asker uzlaştı. Milli Güvenlik Kurulu (MGK), terör tehdidinin ve Kerkük sorununun aşılabilmesi için Kürt liderlerle görüşme kapısını açtı.

PKK terörünü önlemek için Kuzey Irak’taki Kürt liderlerle görüşmede hükümet ve asker kanatın farklı görüşlerinin gölgesinde yapılan Milli Güvenlik Kurulu’ndan (MGK) "uzlaşma" çıktı. MGK, Kürt liderlerle görüşme kapısını açtı. MGK sonrası yayınlanan bildiride, "Kuzey Irak’tan yönelen terör tehdidinin aşılabilmesi amacıyla siyasi ve diplomatik çabaların yoğunlaştırılmasında yarar görülmüştür" denildi. Bu ifadeler "Hükümet, Kürt liderlerle görüşmeye sıcak bakmayan askeri kanadı ikna etti ve uzlaşı sağlandı" yorumlarına neden oldu.

KONSENSÜS ARAYIŞI

MGK’nın ana gündemi Irak’ın bütünü ile bu bağlamda Kuzey Irak’taki Kürt liderlerle görüşmede farklı düşünen hükümet ile asker kanat arasında bir konsensüs arayışı oldu. Hükümet "düşünce bazında" Kürt liderlerle görüşmeyi planlarken, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt Washington’da düzenlediği basın toplantısında Kürt gruplarla görüşmeye karşı olduğunu dile getirmişti. Edinilen bilgiye göre toplantıda "görüşme konusu" kapsamlı şekilde masaya yatırılırdı. Hükümet görüşmenin doğru yöntem olacağını şöyle gerekçelendirdi: "Sünni ve Şiiler arasındaki gerilim devam ettiği sürece, Kürtler ortaya ’Biz de Irak’ın bütünlüğünden yanayız. Ancak diğerleri bölünmeyi tetikliyor’ görüşünü atabilir ki, bunu söylüyorlar da. Zaten Türkiye sınırının tamamı Kürtlerin denetiminde. Bu nedenle onlarla görüşüp, hassasiyetimizi en etkin şekilde dile getirerek, uyarılarımızı yapmalıyız."

VE BİLDİRİDEKİ İFADELER

Kerkük’teki gelişmelerin masaya yatırıldığı MGK’da Sezer ve askerlerden itiraz gelmeyince, "görüşme" konusunda konsensüs sağlandı ve bildiriye şöyle yansıdı:

"Irak’taki güvenlik durumu ve mezhep çatışmalarının vardığı boyut değerlendirilmiş; ülkenin toprak bütünlüğü ve siyasi birliğinin korunmasının önemi vurgulanarak, sınırların güvence altına alınmasının, istikrarın sağlanmasının, Irak’ın komşuları sürecine canlılık kazandırılmasının ve bölge ülkeleriyle temasların arttırılmasının önemi üzerinde durulmuş; ayrıca Irak’taki duruma ilişkin temel kaygılarımız ışığında K. Irak’tan yönelen tehdidin ve Kerkük’e ilişkin uzlaşmazlığın Irak’taki istikrarsızlık ve gerilimin aşılabilmesi amacıyla siyasi ve diplomatik çabaların yoğunlaştırılmasında yarar görülmüştür."

Terör önlemleri yakından izlenecek

MİLLİ Güvenlik Kurulu’nun (MGK) dünkü toplantısındaki bir diğer gündem maddesi, başta Doğu ve Güneydoğu Anadolu olmak üzere az gelişmiş bölgelerden, gelişmiş bölgelere yaşanan "iç göç" oldu. Bu bölüm MGK bildirisinde şöyle ifade edildi:

"İç göçün yarattığı sorunların çözümüne yönelik olarak İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan çalışmalar ile bölücü faaliyetlere yönelik olarak şimdiye kadar alınan önlemler hakkında MGK’ya bilgi sunulmuş ve konuların kapsamlı bir değerlendirilmesi yapılarak, alınan önlemlerin etkin takibinin önemi vurgulanmıştır."

MGK’da Kıbrıs Rum Kesimi’nin adanın etrafında petrol arama çalışmaları, Filistin-İsrail anlaşmazlığı ve Lübnan’daki gelişmeler de ele alındı. Hürriyet
Kuzey Irak'ta fotoğrafın bütününe bakmak
Fikret Bila - Milliyet

Türkiye'nin Kuzey Irak'la ilgili üç sorunu var:
1- PKK varlığı,
2- Kerkük sorunu,
3- Bağımsız Kürt devleti olasılığı.
Bu üç sorun da Türkiye için önemli.
PKK varlığı, terörist eylemler ve bu eksende gelişen ayrılıkçı akım Türkiye'yi "toprak bütünlüğü ve siyasal birlik" açısından rahatsız ediyor.
Kerkük, Türkiye için bir diğer sorun. Kerkük, küçük Irak niteliğinde. Kerkük'le ilgili gelişmeler, Türkmenlere karşı girişilecek hareketler de Türkiye'nin rahatsızlık duyacağı konular.
Nihayet, Kuzey Irak'ta 1991'den bu yana yaşanan süreçte oluşturulan siyasi aygıtın, bağımsız Kürt devletine dönüştürülmesi olasılığı da Türkiye'yi yakından ilgilendiren muhtemel gelişmelerin başında geliyor.

Stratejik bakış
Bu üç soruna "yaşamsal önem" sırasına göre baktığınızda yukarıdaki sıralamayı tersine çevirmek mümkün:
1- Bağımsız Kürt devleti,
2- Kerkük,
3- PKK'nın varlığı.
Barzani'nin (ve Talabani) nihai hedefinin bağımsız Kürt devleti olduğu biliniyor. Bu hedefi zaman zaman kendisi de ifade ediyor ve koşullar uygun olduğunda ilan edeceklerini de söylüyor.
"Bağımsız Kürt devleti Türkiye'yi neden rahatsız etsin?" diye sorulabilir ki, soruluyor. Hatta böyle bir devletin, Türkiye'nin güvenliği için "tampon" işlevi göreceği düşüncesiyle savunanlar da var.
Ancak, fotoğrafın bütününe baktığınızda bu projenin Kuzey Irak'la sınırlı olmadığını görmek gerekiyor.
Bağımsız Kürt devleti projesinin asıl hedefi "Bağımsız Birleşik Büyük Kürdistan Projesi"dir.
Bugün farklı bir söyleme geçmiş olsa da bir zamanlar Abdullah Öcalan ve PKK'nın da savunduğu tezdir.
Bu proje, "Büyük Kürdistan"ın dört ülke tarafından bölüşüldüğü tezine dayanır ki, esas itibariyle, Türkiye, Irak (Kuzey Irak coğrafyası), İran ve Suriye'den toprak talebini içerir. Hangi parça olursa olsun biri bağımsız devlet konumu ve gücüne ulaşırsa, diğer parçalarla birleşerek, "Büyük Kürdistan"ı kurmak nihai hedeftir. Bu proje Güneydoğu ile Anadolu coğrafyasının büyük bir bölümünü "Kürdistan toprağı" olarak görür.
Bu itibarla Türkiye'nin "toprak bütünlüğü ve siyasal birliği" ile bağdaşmaz bir projedir.
"Türkiye neden rahatsız oluyor?" sorusunun yanıtı budur ve açıktır.

Bileşik kaplar tezi
Barzani-Talabani (İmralı öncesi Öcalan da dahil) tarafından geliştirilen politikalar, bu ülkelerdeki Kürtlerin "bileşik kaplar" gibi hareket etmesine yöneliktir. Mümkün olduğunca birlikte hareket etmek, diğeri için tepki vermek, her ülkede aynı hedef doğrultusunda aktif çalışma yapmak...
Bugünkü koşullarda Barzani'nin Güneydoğu'da etkin olmaya çalışmasını bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Keza, DTP Diyarbakır İl Başkanı Aydoğdu'nun "Kerkük'e yapılacak müdahaleyi Diyarbakır'a yapılmış sayarız" söylemi de bu bağlamda bir mesaj olarak algılanabilir.
Fotoğrafın bütününe baktığınızda sorun bu şekilde boyutlanmaktadır.
Büyük fotoğrafın içinde Kerkük ve PKK ayrı bir yazı konusudur.
Fransa PKK'lıları serbest bıraktı


Sabetay Varol/CNN TÜRK/Paris

9 Şubat'ta Fransa’da tutuklanan 14 PKK’lıdan 8’i üst mahkeme tarafından serbest bırakıldı. Tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılanlar arasında PKK Avrupa sorumlusu Rıza Altun ile saymanı Nedim Sever de bulunuyor.
Haklarında terörist örgüt faaliyetine katılma ve terör finansmanı suçlamalarından dava açılan diğer tutukluların da bugün İstinaf Mahkemesi tarafından bırakılması bekleniyor.
Sanık avukatlarından Antoine Conte yaptığı açıklamada, daha önce Fransa’nın isteğiyle Belçika’da göz altına alınıp Fransa’ya teslim edilen Canan Kurtyılmaz’ın mahkemece serbest bırakılmasının bu son kararlarda etkili olduğunu kaydetti.
Avukat Conte bu kişilerin serbest bırakılmalarında ikinci bir neden olarak “sanıkların çok uzun bir süredir Fransız gizli haber alma örgütleriyle ilişki içinde olmalarını'' saydı ve Anti-Terör Sorgu Hakimliği’nin hukuka saygıda kusur eden tavrının İstinaf Mahkemesi’nce zaten iyi bilindiğini ekledi.

Fiyasko ile sonuçlandı
Böylece 5 Şubat’ta başlayan PKK karşıtı operasyon fiyasko ile sona erdi. Serbest bırakılan sanıkların “adli denetim altında tutulma koşuluyla tahliye edildiği'' de avukatları tarafından bildirildi.
Terör örgütü mensuplarının Fransız avukatları, sorgu hakiminin daha önce aldığı tutuklu yargılama kararına geçen hafta itiraz etmişlerdi.
Fransız avukatlar, William Bourdon, Antoine Comte, Jean-Louis Malterre, Sylvie Boitel ve Jean-Jacques de Felice ortak bildirilerinde, müvekkilleri aleyhine açılan dava dosyasının ''tamamen boş'' olduğunu iddia etmişlerdi.
Fransız sorgu yargıcı, geçen 10 Şubat gecesi yapılan ön soruşturma sonunda, 15 bölücü örgüt mensubu hakkında adli soruşturma açılmasını kararlaştırmıştı. Daha sonra ikinci kez yargıç önüne çıkanlardan 14'ünün tutuklu yargılanmasına karar verilmişti.
Yine aynı operasyon sonucu Belçika'da yakalanan ve Fransa'ya iade edilen Canan Kurtyılmaz isimli kadın teröristin de geçen hafta hakkında adli dava açılmış, ancak bu militanın da tutuksuz yargılanmasına karar verilmişti.

Operasyon 5 Şubat'ta düzenlenmişti
Paris'te 5 şubat günü düzenlenen operasyonlar çerçevesinde terör örgütünün başkentteki merkezi olan bir ''kültür merkezine'' de baskın düzenlenmiş, çeşitli evraklara ve bilgisayarlara el konmuştu.
Bu merkeze düzenlenen baskının, terör örgütüne maddi destek sağlayan ve örgütün Avrupa'daki üst düzey sorumluları olduğu tahmin edilen kişilere karşı Paris'in çeşitli banliyölerinde düzenlenen operasyonlar çerçevesinde yapıldığı belirtiliyor.
Gözaltına alınanlar, teröre mali kaynak sağlama dışında, ''organize suç'' ve ''kara para aklama'' suçlarından tutuklanmıştı. Fransız basını, gözaltına alınanların uyuşturucu kaçakçılığı yapmaları olasılığının ciddi bir biçimde araştırıldığını yazmıştı.
Paris'teki operasyon, geçen yıl, 2 PKK'lı teröristin döviz bürosunda kaynağını açıklayamadıkları 200 bin euroyu dolara çevirmek isterken gözaltına alınmaları sonucu başlatılan soruşturma çerçevesinde düzenlenmişti.
Fransa'da terör örgütü PKK'nın faaliyetleri, 1993 yılında yasaklanmıştı.